RAM
New member
Peyami Safa'nın Psikolojik Romanları: Bir İnsan Ruhunun İçinde Kaybolduğunuz Gece
Geçenlerde eski kitaplarımı karıştırırken elime Peyami Safa'nın bir romanı geçti. Kitabın kapağı eskimişti, sayfaları sararmıştı ama birkaç sayfa okuduktan sonra garip bir şey oldu: Sanki romanı okumuyor, yıllar önce yaşamış bir insanın zihninin içine giriyordum.
O gece kitabı kapatmak istemedim.
Çünkü Peyami Safa'nın romanlarında asıl merak edilen şey çoğu zaman “Sonunda ne olacak?” sorusu değil. Daha çok “Bu insan neden böyle davranıyor?” sorusu.
Bence onu psikolojik romanları açısından ilginç yapan da tam olarak bu.
Bir karakterin dışarıdan verdiği karar ile iç dünyasında yaşadığı çatışma arasındaki mesafeyi öylesine görünür hâle getiriyor ki, okurken zaman zaman kendi kararlarımızı bile sorgulamaya başlıyoruz.
Peki Peyami Safa'nın hangi romanları psikolojik roman olarak değerlendirilebilir? Ve neden özellikle Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve Bir Tereddüdün Romanı bu konuda öne çıkar?
Bunu kuru bir roman listesi şeklinde anlatmak yerine, gelin bir hikâyenin içinden ilerleyelim.
Eski İstanbul'da Başlayan Bir Sohbet
İstanbul'da yağmurlu bir akşamdı.
Bir sahafın önünde durup vitrine bakarken içeriden yaşlı bir adamın sesi geldi:
“Peyami Safa okuyorsan, insanın kendisini okursun.”
İçeri girdim.
Adamın önünde eski kitaplardan oluşan küçük bir kule vardı. Bana Dokuzuncu Hariciye Koğuşunu uzattı.
“Bunu okuyunca neden psikolojik roman denildiğini anlarsın,” dedi.
Kitabı aldım ama hemen ikna olmadım.
“Bir hastalık hikâyesi değil mi bu?”
Gülümsedi.
“Dışarıdan bakarsan öyle.”
İşte Peyami Safa'nın dünyasına girmenin belki de en doğru yolu buydu: Dışarıdan bakmayı bırakmak.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu: Hastane Koridorundan İnsan Ruhuna
Romanın merkezindeki genç anlatıcı, ciddi bir kemik hastalığıyla mücadele eder. Henüz genç yaşta olmasına rağmen bedeniyle ilgili korkular, geleceğe dair belirsizlikler ve çevresindeki insanların davranışlarını yorumlama çabası onun zihnini sürekli meşgul eder.
Fakat burada hastalık yalnızca fiziksel bir durum değildir.
Hastane, roman boyunca genç karakterin iç dünyasını açan bir mekâna dönüşür.
Koridorlar, doktorlar, ameliyat ihtimali ve bedenindeki ağrı; onun korkularını, kıskançlıklarını, umutlarını ve gururunu harekete geçirir.
Bir noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir insan bedenindeki acıyla savaşırken zihnindeki korkularla nasıl baş eder?
Genç adamın aşk hayatı da bu psikolojik gerilimi daha karmaşık hâle getirir. Nüzhet'e duyduğu sevgi, yalnızca romantik bir ilişki değildir. Aynı zamanda kendisini başkalarıyla kıyaslamasına neden olur.
Sağlıklı, güçlü ve sosyal açıdan avantajlı görünen insanların karşısında kendisini eksik hissetmeye başlar.
Burada romanın toplumsal boyutu ortaya çıkar.
1920'lerin İstanbul'unda beden, hastalık, sınıf, eğitim ve sosyal çevre bir insanın kendisini nasıl algıladığını etkileyen güçlü unsurlardır.
Bugün bile değişmeyen bir durum bu.
İnsan bazen kendi değerini, kendi gözleriyle değil, başkalarının kendisine nasıl baktığı üzerinden ölçüyor.
Peyami Safa'nın başarısı, bu psikolojik mekanizmayı doğrudan açıklamak yerine karakterin zihnindeki gelgitler üzerinden hissettirmesidir.
Peki Erkek Karakter Neden Sürekli Çözüm Arıyor?
Romanı okurken genç anlatıcının olayları anlamlandırmaya ve kontrol etmeye çalıştığını görürüz.
Bu noktada erkek karakterin çözüm odaklı ve stratejik tavrı dikkat çeker.
Fakat bunu “erkekler böyledir” şeklinde basit bir genellemeye dönüştürmek doğru olmaz.
Genç adamın stratejik düşünmesinin önemli bir nedeni, hayatındaki belirsizliktir.
Hastalığını kontrol edemez ama geleceğini düşünerek kendince bir yol haritası oluşturmaya çalışır. Aşkını, bedenini ve toplumdaki yerini aynı anda anlamlandırmaya uğraşır.
Kadın karakterler ise farklı bir perspektif sunar.
Örneğin Nüzhet'in davranışlarında yalnızca romantik seçimler değil, sosyal ilişkiler, beklentiler ve çevresinin etkisi de vardır.
Bu nedenle kadın karakterleri sadece “duygusal”, erkek karakterleri yalnızca “mantıklı” olarak okumak romanın derinliğini azaltır.
Asıl ilginç olan, farklı karakterlerin aynı sorun karşısında farklı öncelikler geliştirmesidir.
Biri çözüm ararken diğeri ilişkinin zarar görmemesine önem verebilir.
Biri geleceği planlarken diğeri mevcut insanların duygusal ihtiyaçlarını hesaba katabilir.
Ve aslında gerçek hayatta çoğumuz bu iki yaklaşımı farklı oranlarda taşımıyor muyuz?
Bir Tereddüdün Romanı: Karar Verememenin Psikolojisi
Sahafın adamı ikinci kitabı masaya koydu:
Bir Tereddüdün Romanı.
“Şimdi de karar vermenin ne kadar zor olduğunu okuyacaksın,” dedi.
Bu kez konu hastalık değildi.
Tereddüttü.
Romanın temelindeki psikolojik meselelerden biri, insanın bir seçim yapmadan önce kendi zihninde kurduğu dünyaların birbirleriyle çatışmasıdır.
İnsan bir karar verir.
Sonra “Ya öyle olmasaydı?” diye düşünür.
Başka bir ihtimali hayal eder.
Ardından verdiği kararı sorgular.
Sonra yeniden ilk seçeneğe döner.
İşte tereddüt böyle büyür.
Peyami Safa burada insan zihninin kararsızlığını yalnızca bireysel bir zayıflık olarak ele almaz. Aşk, sanat, edebiyat ve insan ilişkileri üzerinden kişinin kendi kimliğini sorgulamasını sağlar.
Romanın adı bile başlı başına psikolojik bir anahtar gibidir.
Tereddüt, aslında iki seçenek arasında kalmaktan daha fazlasıdır.
Kişinin kendi benliğiyle tartışmasıdır.
Forumlarda sık sık “Siz olsanız ne yapardınız?” sorusunu görürüz.
Peyami Safa'nın karakterleri sanki bu sorunun içine doğrudan bırakılmış gibidir.
Ve okuyucu da ister istemez taraf tutmaya başlar.
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu: Ruhun Fırtınadan Çıkışı
Sahafın üçüncü kitabı daha ağırdı.
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu.
“Burada işler değişiyor,” dedi.
Geçenlerde eski kitaplarımı karıştırırken elime Peyami Safa'nın bir romanı geçti. Kitabın kapağı eskimişti, sayfaları sararmıştı ama birkaç sayfa okuduktan sonra garip bir şey oldu: Sanki romanı okumuyor, yıllar önce yaşamış bir insanın zihninin içine giriyordum.
O gece kitabı kapatmak istemedim.
Çünkü Peyami Safa'nın romanlarında asıl merak edilen şey çoğu zaman “Sonunda ne olacak?” sorusu değil. Daha çok “Bu insan neden böyle davranıyor?” sorusu.
Bence onu psikolojik romanları açısından ilginç yapan da tam olarak bu.
Bir karakterin dışarıdan verdiği karar ile iç dünyasında yaşadığı çatışma arasındaki mesafeyi öylesine görünür hâle getiriyor ki, okurken zaman zaman kendi kararlarımızı bile sorgulamaya başlıyoruz.
Peki Peyami Safa'nın hangi romanları psikolojik roman olarak değerlendirilebilir? Ve neden özellikle Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve Bir Tereddüdün Romanı bu konuda öne çıkar?
Bunu kuru bir roman listesi şeklinde anlatmak yerine, gelin bir hikâyenin içinden ilerleyelim.
Eski İstanbul'da Başlayan Bir Sohbet
İstanbul'da yağmurlu bir akşamdı.
Bir sahafın önünde durup vitrine bakarken içeriden yaşlı bir adamın sesi geldi:
“Peyami Safa okuyorsan, insanın kendisini okursun.”
İçeri girdim.
Adamın önünde eski kitaplardan oluşan küçük bir kule vardı. Bana Dokuzuncu Hariciye Koğuşunu uzattı.
“Bunu okuyunca neden psikolojik roman denildiğini anlarsın,” dedi.
Kitabı aldım ama hemen ikna olmadım.
“Bir hastalık hikâyesi değil mi bu?”
Gülümsedi.
“Dışarıdan bakarsan öyle.”
İşte Peyami Safa'nın dünyasına girmenin belki de en doğru yolu buydu: Dışarıdan bakmayı bırakmak.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu: Hastane Koridorundan İnsan Ruhuna
Romanın merkezindeki genç anlatıcı, ciddi bir kemik hastalığıyla mücadele eder. Henüz genç yaşta olmasına rağmen bedeniyle ilgili korkular, geleceğe dair belirsizlikler ve çevresindeki insanların davranışlarını yorumlama çabası onun zihnini sürekli meşgul eder.
Fakat burada hastalık yalnızca fiziksel bir durum değildir.
Hastane, roman boyunca genç karakterin iç dünyasını açan bir mekâna dönüşür.
Koridorlar, doktorlar, ameliyat ihtimali ve bedenindeki ağrı; onun korkularını, kıskançlıklarını, umutlarını ve gururunu harekete geçirir.
Bir noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir insan bedenindeki acıyla savaşırken zihnindeki korkularla nasıl baş eder?
Genç adamın aşk hayatı da bu psikolojik gerilimi daha karmaşık hâle getirir. Nüzhet'e duyduğu sevgi, yalnızca romantik bir ilişki değildir. Aynı zamanda kendisini başkalarıyla kıyaslamasına neden olur.
Sağlıklı, güçlü ve sosyal açıdan avantajlı görünen insanların karşısında kendisini eksik hissetmeye başlar.
Burada romanın toplumsal boyutu ortaya çıkar.
1920'lerin İstanbul'unda beden, hastalık, sınıf, eğitim ve sosyal çevre bir insanın kendisini nasıl algıladığını etkileyen güçlü unsurlardır.
Bugün bile değişmeyen bir durum bu.
İnsan bazen kendi değerini, kendi gözleriyle değil, başkalarının kendisine nasıl baktığı üzerinden ölçüyor.
Peyami Safa'nın başarısı, bu psikolojik mekanizmayı doğrudan açıklamak yerine karakterin zihnindeki gelgitler üzerinden hissettirmesidir.
Peki Erkek Karakter Neden Sürekli Çözüm Arıyor?
Romanı okurken genç anlatıcının olayları anlamlandırmaya ve kontrol etmeye çalıştığını görürüz.
Bu noktada erkek karakterin çözüm odaklı ve stratejik tavrı dikkat çeker.
Fakat bunu “erkekler böyledir” şeklinde basit bir genellemeye dönüştürmek doğru olmaz.
Genç adamın stratejik düşünmesinin önemli bir nedeni, hayatındaki belirsizliktir.
Hastalığını kontrol edemez ama geleceğini düşünerek kendince bir yol haritası oluşturmaya çalışır. Aşkını, bedenini ve toplumdaki yerini aynı anda anlamlandırmaya uğraşır.
Kadın karakterler ise farklı bir perspektif sunar.
Örneğin Nüzhet'in davranışlarında yalnızca romantik seçimler değil, sosyal ilişkiler, beklentiler ve çevresinin etkisi de vardır.
Bu nedenle kadın karakterleri sadece “duygusal”, erkek karakterleri yalnızca “mantıklı” olarak okumak romanın derinliğini azaltır.
Asıl ilginç olan, farklı karakterlerin aynı sorun karşısında farklı öncelikler geliştirmesidir.
Biri çözüm ararken diğeri ilişkinin zarar görmemesine önem verebilir.
Biri geleceği planlarken diğeri mevcut insanların duygusal ihtiyaçlarını hesaba katabilir.
Ve aslında gerçek hayatta çoğumuz bu iki yaklaşımı farklı oranlarda taşımıyor muyuz?
Bir Tereddüdün Romanı: Karar Verememenin Psikolojisi
Sahafın adamı ikinci kitabı masaya koydu:
Bir Tereddüdün Romanı.
“Şimdi de karar vermenin ne kadar zor olduğunu okuyacaksın,” dedi.
Bu kez konu hastalık değildi.
Tereddüttü.
Romanın temelindeki psikolojik meselelerden biri, insanın bir seçim yapmadan önce kendi zihninde kurduğu dünyaların birbirleriyle çatışmasıdır.
İnsan bir karar verir.
Sonra “Ya öyle olmasaydı?” diye düşünür.
Başka bir ihtimali hayal eder.
Ardından verdiği kararı sorgular.
Sonra yeniden ilk seçeneğe döner.
İşte tereddüt böyle büyür.
Peyami Safa burada insan zihninin kararsızlığını yalnızca bireysel bir zayıflık olarak ele almaz. Aşk, sanat, edebiyat ve insan ilişkileri üzerinden kişinin kendi kimliğini sorgulamasını sağlar.
Romanın adı bile başlı başına psikolojik bir anahtar gibidir.
Tereddüt, aslında iki seçenek arasında kalmaktan daha fazlasıdır.
Kişinin kendi benliğiyle tartışmasıdır.
Forumlarda sık sık “Siz olsanız ne yapardınız?” sorusunu görürüz.
Peyami Safa'nın karakterleri sanki bu sorunun içine doğrudan bırakılmış gibidir.
Ve okuyucu da ister istemez taraf tutmaya başlar.
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu: Ruhun Fırtınadan Çıkışı
Sahafın üçüncü kitabı daha ağırdı.
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu.
“Burada işler değişiyor,” dedi.